
İstanbul… İstanbul’um… Bizans’ım, Konstantinapolis’im, Dersaadet’im, İslambol’um, Asitane’m… Güzel İstanbul’um. Kentini tanıt diyorlar. Seni nasıl anlatayım?
Bir kent, özellikle senin gibi sadece adlarıyla bile binlerce yılın tarihini, kültürünü çağrıştıran, tarihiyle, kültürüyle, doğal güzellikleriyle, konumuyla talihin cömert davrandığı bir kent anlatılamaz. Yaşanır, hissedilir, solunur, koklanır. Dinlenir, özlenir. Şairler kenti İstanbul, belki ancak bağrından çıkan şairlerce, ediplerce dillendirilebilir. Sen, Piyer Loti’de, Haliç’e bakarak içilen bir bardak demli çaysın. Eyüp Sultan’ı yeniden berraklaşmaya başlayan Altın Boynuz’u, karşı kıyıda vızır vızır işleyen arabaları, koşuşturan insanları seyrederken hemen ayaklarının dibinde ölümün daha başka, daha yumuşak bir çehre takındığı kentsin.
“Ahiret o kadar yakın ki seyredilen manzarada o kadar komşu ki dünyayla duvar yok arasında. Geçersin bir adım atsan, birinden diğerine”
(dahası…)